Etrafıma bakınca yaşadığımız bu son krizin ne kadar yanlış anlaşıldığı ve hafife alındığını hayretle görmekteyim. Yaşadığımız bu olayların ne kadar ciddi olduğunun herkese anlatılması hayati önemdedir.

Etrafıma bakınca yaşadığımız bu son krizin ne kadar yanlış anlaşıldığı ve hafife alındığını hayretle görmekteyim. Yaşadığımız bu olayların ne kadar ciddi olduğunun herkese anlatılması hayati önemdedir.

Bu 2005 tarihli bir yazıdır. Fakat konunun önümüzdeki dönemde tekrar ısıtılıp önümüze getirileceğinin işaretleri her gün görülmektedir. Dünya siyasetinin geldiği nokta itibariyle bir hususu kabullenmemiz gerekiyor. Patrikhane sorunu, Türkiye için bir “iç siyaset” sorunu değil, “dış siyaset” sorunu haline geldi.
Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin takip ettiği rota, Fener Rum Patrikhanesi’nin geleceği ile ilgili kaygı verici bütün senaryoları destekliyor.
Bu yüzden yazıyı tekrar başa taşıdım ve okumayanların dikkatle okumalarını tavsiye ederim.

Geçen hafta Rus “RIA Novosti Haber Ajansında” çıkan enteresan bir yazı vardı. ABD’nin parçalanma olasılığının incelendiği bu çok önemli analiz bizim basında tabii işlerine gelmediği için çok özet geçildi. Çoğu yerde görmezlikten gelindi. Magazin, iktidarı yıkama yağlama, cinayet ve tecavüz haberlerinden vakit kalmadığı için görmemiş de olabilirler.
“Ne kadar geriye bakarsanız o kadar ileriyi görebilirsiniz” çok sevdiğim bir deyimdir. Bugün yaşadıklarımıza ne kadar da uyuyor.
Çok kişi bilmez, Sam Amca, Irak’tan önce bizi de ‘kurtarmaya’ kalkmış, tam 89 yıl evvel Sevr arifesinde oluşturulan Amerikan Komisyonu, verdiği raporla İstanbul’un Milletler Cemiyeti’ne bağlı ve mandacı devletin gözetiminde ayrı bir ülke olmasını tavsiye etmişti.
Verdiğimiz şehitler, akan kanlar için yüreğimiz yanıyor. Içimiz isyan ediyor.
Hele bu şehitlerin pisi pisine verildiğini düşünürsek acımız daha da artıyor.
Kontürlü medya’nın bize hergün sunduğu yanlı ve psikolojik savaş kokan haberleri ibret ve nefretle izliyoruz.
1994 senesinde Thanos Dokas ve Nikos A. Proronotarios adlı iki Yunanlı istihbaratçı tarafından “Türkiye’nin askeri gücü, Yunanistan Güvenliği için tahriktir” isimli bir kitap piyasaya sunuldu. Bu kitap o zamanlar Yunanistan’da çok ilgi gördü ve pek çok Yunan resmi kurumu tarafından okunması yararlıdır notuyla dağıtımı yapıldı.
Kitabın yazarlarıda oldukça ilginç insanlardı. Bu ikili Yunan Milli Savunma Akademisi ve Deniz Harp Okulu’nda sık sık konferanslar vermekte, Dış Politika ve Yunanistan-Avrupa Ilişkileri Enstitüsü’nde başkan ve araştırmacı ünvanları ile çalışmaktaydılar. Tabii ki bunlar görünürdeki çalışmaları idi. İkisi de Yunan Gizli servisinin önde gelen analiz uzmanlarındandı.
Haziran 2005 de Başbakan Erdoğan:
“İzmir’in üzerindeki o zaman zaman yakıştırılan bazı ifadeler vardır ya, bu ifadelerin olmadığı görülecektir. Çünkü İzmir’in aslı bu değildir. O yakıştırmalar değildir. İnşallah bu yakıştırmaları da ilk seçimde silip atacaktır üzerinden. Ben buna inanıyorum, yarın da inanacağız.”
buyurmuşlar! “Gâvur Izmir” lâfını siyasallaştırarak, aklınca İzmirli’leri aşağılıyor!
Bu sözlerin ardında iki ihtimal var.
Başbakan’ın söylediği doğru mu? Bir bakalım!
Son günlerde Irak’taki haberleri izlerken kaçırılan rehineleri izlemişsinizdir. Ama bir bölümününde adı sivil görevliler olarak geçer. Ama kimdir bu insanlar , çok tehlikeli olan savaş bölgesinde çarpışmaların ortasında ne işleri vardır , fazla yazılıp çizilmez. Bu olaylar bana bir süre önce okuduğum bazı raporları hatırlattı.
Birkaç ay önce Devletin üç önemli kurumu Genelkurmay, MİT ve Emniyet, Güneydoğu bölgesindeki yabancı ajanları, bu ajanların neler yaptığını, hangi ülkelerin istihbarat servisleri adına faaliyette bulunduklarını içeren bir rapor hazırladı.
Alınan bilgilere göre, çeşitli ülkelerin istihbarat servisleri adına çalıştıkları tespit edilen 13 ajan son aylarda sınır dışı edildi. Ayrıca 40 civarında ülkenin istihbarat servisleri adına çalışan ajanların, ABD, Rusya, İngiltere, Almanya, Yunanistan, İsrail, Mısır, Belçika, İsveç, Birleşik Arap Emirlikleri, İran ve Ermenistan’dan geldikleri tespit edilmiş. Yani bölge tam anlamıyla casus kaynıyor. Benzer tipler şu anda Kıbrıs’tada tam gaz faaliyetteler.
Geleceğin savaşlarının asıl nedeni PETROL ve bilhassa SU olacaktır. Bölgedeki en büyük su kaynaklarına sahip olan ve yine Doğu-Güneydoğusunda petrol olan ve Kafkas petrollerinin Akdeniz’e inmesindeki yegane yol olan Türkiye’dir.
Geleceğin planlarını şimdiden yapan güçler için Türkiye hayati önemdedir. Bunun için hepimizin çok uyanık olması ve son birkaç senedir etrafımızda olan olaylara bu açıdan da bakmamız lazımdır.
Umarım bütün bu yazılanlar yanlış çıkar ve bilimkurgudan öteye gitmez, ama yine de ciddiye alıp fikir jimnastiği yapmamıza engel olmamalı.
Zaten son birkaç senede olan olaylar ve adeta zorla çıkarılan savaşlar birilerinin kritik bölgeleri elde etmek için acele ettiği süphesini doğruluyor.
Ayrıca birdenbire Türkiye toprakları da son derece kıymetli hale gelmiştir. Bunu da enteresan bir gelişme olarak bir kenara yazalım derim.
Yakın zamanda iki nurtopu gibi seçimimiz var. Türkiye çok önemli olaylara ve gerginliklere gebe. Gündem değiştirme, psikolojik savaş hamleleleri son Malatya olayında da görüldüğü gibi gırla gidiyor. Daha da büyükleri olursa hiç şaşırmayın.
Demokrasi 4 yılda bir sandığa giderek bizi yönetecek olan partileri ve liderleri seçmektir, tamam. Peki o partileri ve liderleri kim yaratıp bizim önümüze koyuyor? Yani “kralları” kim seçiyor?
Hitler 1.Dünya savaşı sonrası ailesi ve parası olmadığı için terhis olmasına rağmen hala koğuşlarda yatan ve aş evlerinden yemek yiyen birisidir. O dönemdeki tek hayali iyi bir ressam olmaktır. Peki ne oluyor da bu sıradan onbaşı Almanya’nın başına geçebilecek imkanları bulabiliyor?
Tarihe adını “hoşgörü” imparatorluğu” olarak yazdıran Osmanlı, Kıbrıs’ta olduğu gibi Girit’te de Katoliklerin kapattıkları Ortodoks kilisesini açarak ve bu kiliseye geniş imtiyazlar vererek, gelecekteki amansız düşmanını adeta kendi elleriyle hazırlamıştır. Batı ülkeleri ve Fener Patrikhanesi, aslen Yunanlı bile olmayan bu Ortodokslara, “siz eski Yunanlıların torunlarısınız” propagandası yaparak bu adanın halkını Osmanlı’ya karşı kullanmışlardır.
İnsaf ehli ve bilime saygılı tarihçiler, bugünkü Yunanlıların “eski Yunanlılarla” bir ilgisi olmadığını itiraf ederler. Öyle ki, kendisi de bir Yunanlı olan tarihçi Paparigopolos, günümüz Yunanlıları için şunları söylemektedir:
Kıbrıs’la ilgili analizler yapılırken bu adanın Yahudiler, Hıristiyanlar ve Masonlar için ne kadar önemli bir toprak parçası olduğu genelde göz ardı edilir.
Kıbrıs’ın Müslüman Türklerce yönetilen Kuzey bölümünün yeniden adanın geri tarafıyla birleştirilmesini dört gözle bekleyen bir başka grupta Tapınak Şövalyeleridir.
Çoğunluk “bu zamanda şövalye mi kaldı” dese de genel kanı Tapınak Şövalyelerinin zamanımızda da çok etkin oldukları ve değişen tek şeyin artık üzerinde Kırmızı Haçlar çizilmiş zırhlarını giyip atlarıyla dört nala savaşa gitmek yerine “lacivert Armani takımlarıyla” bankaların yönetim kurullarından finans operasyonları yaptıklarıdır.
Onlar için en önemli toprak parçalarından biri de Kıbrıs’tır çünkü görülmesi gereken eski bir hesabı yüzlerce yıl önce Kıbrıs topraklarına bırakmışlardır.
Her zaman politika – ekonomi vesaire yerine çok iyi bildiğim medya dünyası ve Hollywood hakkında bazı gerçekleri söylemek istiyorum. Önce teknik yorum, arkasından müthiş bir politik ve dini bir savaşın perde arkası. Yazı biraz uzun olacak ama okuduğunuza değecek
Elimizde 2 film var: İsa nin hikayesi Tutku, ve Yunan destanı Truva (troy) film olarak muhteşem Hollywood yapımları. Bir Hollywood filminin tüm incelikleri, teknikleri en iyi şekilde kullanılmış. Burada bahsettiğim özel efektler değildir.
“300” isimli film bu aralar sinemalarımızda boy gösteren Hollywood propaganda ve beyin yıkama ürünlerinden biri. Zamanlaması ise tam ABD-Iran çatışması öncesi oldukça enteresan.
Batının yüz akı cesur Spartalılarla zamanın kötü çocukları ve ekranda şeytana benzetilmiş Persler yani bugünkü İranlı’ların ataları arasında milattan önce 480 yılında yaşanan Thermopylae savaşını konu alıyor.
Tarihi kayıtlara göre kendilerini dünyanın en cengaver insanları sanan Yunan şehir devleti Sparta‘nın ordusu bu savaşta Pers’ler tarafından yerle yeksan edilmiş ve son kalan 300 Sparta askeri Pers okçuları tarafından hedef tahtası olarak kullanılmışlardır.